Bir ormanda, kimseler yokken bir ağaç devrilirse orada gerçekten bir ses çıkar mı? Felsefenin belki de en eski tuzaklarından biri bu. Ve sadece fiziksel bir sesten de bahsetmiyoruz.
Kendilik, Kurtuluş ve Tesadüf

Bir ormanda, kimseler yokken bir ağaç devrilirse orada gerçekten bir ses çıkar mı? Felsefenin belki de en eski tuzaklarından biri bu. Ve sadece fiziksel bir sesten de bahsetmiyoruz.
Şöyle soralım:
Eğer bizi kimse görmüyorsa, gerçekten var mıyızdır?
George Berkeley, 18. yüzyılda, algılanmayan nesnenin var olmadığını söylediğinde, aslında bir devrim yaratıyordu. “Esse est percipi”diyordu: Var olmak, algılanmaktır.
Angel-A ve Köprüdeki Kız, varolduğunun farkına
ancak birbirleriyle tanıştıktan sonra varan karakterlere ev sahipliği yapıyor.
İki Filmi Kısaca Özetleyelim (İzlemediyseniz ikisini de mutlaka izledikten sonra devam edin derim.)
2005 yapımı Angel-A, Luc Besson’un siyah beyaz estetiğiyle bezediği bir Paris masalı.
Kahramanımız André, borç batağında bir adam. Yaşamdan umudunu kesmiş, kendini Seine Nehri’ne bırakmak üzere bir köprüye çıkıyor. Ama tam o anda, Angela kusursuz güzelliğiyle köprüde beliriyor ve Andre’den önce kendini suya bırakır. Andre intihar etmek için çıktığı köprüden Angela’yı kurtarmak için atlıyor.
Birlikte Anre’yi önce borç batağından sonra da içine düştüğü varoluşsal boşluklardan kurtardıkları bir yolculuğa başlıyorlar…
1999 yapımı Köprüdeki Kız ise, Patrice Leconte’un neredeyse bir şiir gibi işlediği bir başka köprü hikayesi.
Adèle, hayatındaki talihsizliklerden yorgun düşümüş bir kadın.
Tam kendini nehre bırakacakken, ortaya bir bıçak fırlatma ustası olan Gabor çıkıyor.
Adèle’in hayatına giriyor ve birlikte Avrupa’yı dolaşan, bıçak uçları kadar tehlikeli ama bir o kadar da zarif bir bağ kuruyorlar.
Varoluşun Eşiğinde: “Köprü”nün Anlamı
Bu iki filmde de hikaye, köprüde başlıyor. Ama aslında bu köprü, yaşamla ölüm arasında bir eşik. Ve tam bu eşikte, kendimizi kim olduğumuzla yüzleşirken buluyoruz.
Köprü metaforu ölüme giden yolu simgelemek için sinema dilinde sıkça kullanılan bir anlatım yöntemi. Bu anlatım dili sinemaya mitolojik ve teolojik anlatılardan geçmiştir. Ölümlü bir varlık, köprüler aracılığıyla öte dünyaya erişir ve bu noktada köprü bir eşik vazifesi görür.
Ancak iki filmimizde de köprü, ölüme açılan bir kapı olarak kullanılmaz. Karakterlerimiz ölüm sonrası yaşama geçmek için köprüdelerdir ancak bu bir buluşmaya ve nihayetinde kavuşmaya giden yolu açacaktır. Aslında karakterlerimiz kendileriyle yüzleşip arınmak ve yeni bir yaşama erişmek üzeredir.
Luc Besson’un Angel-A’sında André, hayatta kalmak için yalan söyleyen, herkese borçlanmış ama en çok da kendine borçlu bir adamdır. Kendi geçmişinden utanır, kimliğini saklar, ve artık saklayacak bir şey kalmamıştır.
Leconte’un Köprüdeki Kız filminde ise Adèle, hayatı boyunca kendine karşı çıkmamış, başkalarının kararlarının nesnesi olmuş, duygusal olarak parçalanmış bir kadındır. Artık dünyadan beklentisi kalmamıştır. Onun intiharı, çaresiz bir terk ediş değil; bir haykırıştır: “Beni görün!”
Her iki filmde de bu köprü, karakterlerin bilinç dışına açılan bir kapı gibidir. Sadece bir yer değil; bir dönüşüm alanı.
André de, Adèle de… kendi seslerini ancak köprüde karşılaştıkları başka birinin varlığıyla duyarlar.
Karakterlere Psikoloji Ekseninde Bir Bakış
ADÈLE – “Yaralı, Ama Umut Etmeye Devam Eden”
Adèle depresif, kendini değersiz hisseden ama içten içe kurtarılmak isteyen bir kadındır. Kendini feda etmeye, başkalarının yönlendirmesiyle yaşamaya alışmıştır. Borderline ya da bağımlı kişilik özellikleri gösterir: kendi kararlarını veremeyen, onay arayan bir yapısı vardır.
Film bunu doğrudan söylemez ama Adèle’in geçmişinde terk edilme, duygusal ihmalkârlık veya istismar olabileceğine dair birçok ima vardır. Romantik ilişkilerinde sürekli kullanılmış ve nesneleşmiştir. Bu da onun hayatta “feda edilecek” bir varlık olduğuna inanmasına yol açar. Bu yüzden de üzgün ve yaralı görünen erkeklere kurtarıcı bir role bürünerek yaklaşır. Ancak her seferinde karşılaştığı şey cinsel anlamda nesneleştirilmek ve istismardır.
Adèle, modern kadının görünmezliği ve yalnızlığıdır. Onun köprüdeki hali, sadece hayatla değil, kendilik duygusuyla olan bağını da kesmek istemesini simgeler. Gabor’un gelişi ise bu bağı tekrar kurma girişimidir.
Sinematografik Yansıma:
Adèle çoğunlukla kadrajın merkezinde değildir, arka plandadır. Bu, onun hayatta da merkeze alınmayan bir karakter olduğunu gösterir. Yüzüne çok yakın çekimlerle duygusal kırılganlığı vurgulanır.
GABOR – “Sınır Çizen, Denge Sunan Adam” rolündedir.
Gabor, dışarıdan eksantrik ve karizmatik biri gibi gözükse de, geçmişinde birçok başarısız ilişki, terk edilme ve belki de duygusal yalnızlık taşıyan bir karakterdir. Adèle’e karşı tavrı sevecen ama mesafelidir. “Kurtarıcı” olmasına rağmen bağımlılık geliştirmez. Ta ki onu kaybettiği noktaya kadar. Adele onu başka biri için terk ettiğinde, Gabor da yeteneklerini ve görüsünü yitirecektir.
Gabor’un geçmişine dair ayrıntılar kısıtlıdır ama eski partnerinin onu terk etmesi ve onunla birlikte kariyerinin düşüşe geçmesi, onda derin bir yalnızlık duygusu oluşturmuştur. O da hayatta işlevini yitirmiş biri gibidir.
Gabor, Adèle’in ruhsal denge arzusunu temsil eder. Aynı zamanda modern çağda erkekliğin kırılganlığına dair bir figürdür: güçlü gözükse de, içinde onarılmayı bekleyen bir tarafı vardır. Onun “bıçak fırlatan adam” olması metaforiktir: risk alan, ama aynı zamanda incinen biridir.
Sinematografik Yansıma:
Gabor çoğunlukla güçlü ışıklar altında gösterilir, performans yaparken görülür. Ama yalnız anlarında ışıklar sönükleşir. Bu, onun içsel iniş çıkışlarını yansıtır. Kadın karakteri merkeze alırken, kendini daima bir adım geride tutar.
ANDRÉ – “Utancın İçindeki Adam”
André, düşük öz saygısı, yoğun suçluluk duygusu ve sürekli kaçış haliyle var olan, derin içsel boğulma yaşayan bir karakterdir. Kendisine yalan söyleyen, dış dünyaya karşı rol yapan bir figürdür. Borderline ya da narsistik kırılma geçirmiş bir birey gibi davranır: hem sevilmek ister hem de buna layık olmadığını düşünür.
Kendinden utandığı geçmişine dair detaylar tam olarak verilmez; ancak göçmen kimliği, sosyal dışlanmışlık ve hayatta “başarısız” olarak görülmesi, kimlik krizini tetikleyen unsurlar arasında. “Ben bir hiçim” cümlesi, onun çekirdeksel inancıdır.
André, modern insanın yabancılaşmış halidir. Şehirle, insanlarla, kendisiyle bağ kuramayan biridir. Angela’nın ona görünmesi, kendi iç sesini dışsal bir surette dinlemesidir. Angela onun bastırılmış ‘öz-değeri’dir.
4. Sinematografik Yansıma:
Kameranın sık sık yukarıdan André’ye bakması, onun ezilmişliğini görselleştirir. Yer yer kurtarıcı pozisyonunda ve Angela’ya karşı sorgulayıcı olduğu sahnelerde ise aşağıdan ve daha heybetli görüntülenir. Siyah-beyaz estetik, onun içsel dünyasındaki netlik arayışını etkili bir şekilde yansıtır.
ANGEL-A – “Kendiliği Uyandıran Melek”
Angela ilk bakışta klasik “kurtarıcı kadın” şablonunu çağrıştırsa da, filmin ilerleyen kısmında onun André’nin içselleştirilmiş vicdanı ve arzu edilen öz sevgiyi temsil ettiği anlaşılır. Dışarıdan gelen bir karakter gibi dursa da aslında André’nin iç dünyasından süzülmüştür.
Angela, fiziksel bir karakter gibi davranmak yerine, André’nin kendine söyleyemediği sözleri söyleyen bir bilinç gibi çalışır. Filmde travması yoktur; çünkü travmayı taşıyan André’dir. Angel’ın işlevi onu yüzleştirmektir. Zaten bir Melek olarak travma yaşayacak bir geçmişe sahip olamaz. Onun travmatik süreci Andre ile gelişecek ve ilk kez insani bir duyguyla, aşkla karşılaşacaktır.
Angela Jungien bir arketipi yansıtır: “anima.” Dişil bir figür olarak, Andre’nin bastırdığı sezgisel ve duygusal yanını yani kadınsı yönünü temsil eder.
4. Sinematografik Yansıma:
Angela genellikle parlak ışık altında, uzun boyu ve net kontrastlı siluetiyle gösterilir. Onun fiziksel varlığı bile André’ye göre “üstündür”; bu da onun idealize edilmiş içsel bir figür olduğuna dair ipucu verir.
Yansıma Olarak “Kurtarıcı”
Angel-A’da Angel adını taşıyan gizemli kadın, gökten düşmüş gibidir. Aslında düşer de… Seine Nehri’ne atladığı anda André, onu kurtarır. Oysa film boyunca görürüz ki, kurtaran André değil, Angela’dır.
Angela’nın kim olduğu sorusu zamanla cevabını bulur: O bir melektir. Ama burada “melek” kelimesini dini bir göndermeden çok, simgesel olarak kullanmak gerekir. Angela, André’nin bastırdığı vicdanı, görmek istemediği öz saygısı, yüzleşmediği geçmişidir.
Köprüdeki Kız’da Adèle’in karşısına çıkan Gabor ise çok daha dünyevi bir figürdür. Bir sirkte çalışan, bıçak fırlatıcısıdır. Ama onu ilginç kılan şey, insanlara kaderlerinin yönünü değiştirme yetisiyle yaklaşmasıdır. Gabor’un Adèle’e önerdiği şey ölüm değildir, dengeyi bulmaktır. “Bana güven” derken, aslında şunu söyler: “Kendine güven.”
Bu iki karakter – Angela ve Gabor – ana karakterlerin içsel ihtiyaçlarını karşılayan “arkaik arketipler” olarak düşünülebilir. Angel bir animadır: erkek karakterin bastırdığı dişil ruhudur. Gabor ise, Adèle’in kayıp babasal yönünün sembolüdür; onu koruyan ama sınır çizen figürdür.
Sonuç: Hayat, Köprünün Tam Ortasında Başlar – Katarsis: Arınma ve Duygusal Boşalma
Angel-A, André’ye “Senin için varım,” der. Gabor, Adèle’e bakar ve sessizce şunu söyler gibidir: “Sen yaşamak istedikçe ben buradayım.”
Bu iki cümle, insan ruhunun en derin ihtiyacını özetler: Görülmek, anlaşılmak ve bir başkasının gözünde yeniden var olmak.
Angel-A ve Köprüdeki Kız, sadece iki insanın karşılaşma hikayesi değildir. Bu, insanın kendini görme hikayesidir. Çünkü bazen kendimizi ancak bir başkasının gözünden görünce tanırız.
Ve böylece köprünün üstünde dönüşümünü tamamlamış ve birbirleri tarafından görülmüş karakterlerin kavuşmasıyla perdeyi kapatırız. Yönetmenler, iki filmde de cennet ve cehennemi yeryüzünde birleştirmiştir.
Angela, gökyüzünden inen ve aşk için kanatlarından vazgeçen göksel varlık,
Andre, ezilmiş ve kendi varlığından habersiz kişiliğinden kurtulup kendini sevme haline geçen seçilmiş kişi,
Gabor, yeteneklerinden ve bıçaklarından feragat eden bir sanatçı,
Adele ise kendi değerinin farkına varan bir uyanmış olarak hikayeyi tamamlar…

Yorum bırakın