Hayatta, kurguladıklarınızdan bambaşka durumlarla karşılaşabilirsiniz. Dostoyevski

Yorgos Lanthimos
Andrei Tarkovsky’den Lars Von Trier’e, Woody Allen’dan Ingmar Bergman’a; sinemanın yolunu açan, bir akarsu gibi ilerlemesini sağlayan sayısız yönetmenden etkilendiğini gördüğümüz kendini kanıtlamış bir yönetmen, üretkenlikte ciddi problemler yaşayan yaratı dünyası içinde, nelerin gözden kaçtığını çözümlemiş bir senarist, Avrupa Sineması yaparak hem sektörden hakkını, hem festivalden ödülünü alan, tam anlamıyla tuttuğunu koparan bir yapımcı. Yorgos Lanthimos üzerine bir başka yazıda daha detaylı bir inceleme yapmak üzere filme geçelim…
“Hayatta, kurguladıklarınızdan bambaşka durumlarla karşılaşabilirsiniz.” Dostoyevski
Filmin açılış sahnesinde bir kadının araba kullandığını görüyoruz, kadın arabayı durduruyor ve yol kenarında duran eşeklerden bir tanesini öldürüyor. Kamera sabitken kadın kadrajın dışına çıkıyor. Daha ilk sahneden filmin bizi savuracağını anlıyoruz. Hikayeyi bize oldukça dışarıdan göstermeyi başarıyor Lanthimos. Kurgusu sayesinde kendimizi katarsisin kollarına bırakmıyoruz, daha çok kendimizle yüzleşiyor ve aynalara çarpıyoruz. Hikayenin başından sonuna kadar kesintisiz merak unsuru var. Kesinlikle bir sonraki ana dair en ufak fikre kapılmadan sadece karakterle beraber savruluyoruz. İzleyici alışkanlığı gereği bir filmi izlerken ilk andan itibaren senaristle atışmaya, kurgusunu çözüp zafere ulaşma çabasına girer. İlk başta mesafelidir ve eğer filmin senaryosu büyük oranda kendi kurguladıklarına yakınsa, senaristi alt etmiştir. The Lobster hem mesajlarıyla göz açtırmayan bir acımasızlığa sahip, hem de seyirciyi alt eden bir senaryoya…
Ağlamanın Mekanikliği
“Göz yaşlarına boğulmadı ve artık sevilmediklerini anladıklarında birçok insanın yaptığı ilk şeyin ağlamak olduğu, aklına gelmedi.”
Ağlamak, insanlık tarihi boyunca oluşan bir birikim sonucunda öyle bir mekanikliğe sahip ki, bir noktada toplumsal değerler içinde bir kural gibi yer bulmuştur. Varoluşcu yazar Albert Camus’nün “Yabancı” adlı romanında da bunun derinlikli bir anlatımı mevcuttur. Filmimizde de yönetmen karakterlerin ağlamasına pek fazla müsaade etmez. Örneğin karakterlerimizden biri, köpeğe dönüştürülmüş olan ağabeysini öldüren partnerinin kendisini ihbar etmesinden korktuğu için gizlice ağlarken yakalanır. Camus’nün Yabancı’sının aksine burada ağlamaya yer yoktur. Bu filmde bir kural olarak yoktur, aslında bir ilişkinin yalan üzerine kurulmasıyla ilgilidir. Dolayısıyla burada asıl varılmak istenen nokta toplumun yapısına ve mantık evliliklerine yönelik bir eleştiridir. Ağlamak insanın paylaşabileceği birincil meziyetken, bunu başaramayan insanlar arasında daha büyük sorunlar oluşacaktır. Mantık evliliklerinde, birbirine aşkla ya da samimiyetle bağlanamayan insanların evliliğinin bir şekilde sonlandığına şahit olmaz mıyız hep? Bilhassa son dönemlerde ülkemizde yaşanan şiddet olayları, kadına karşı şiddet olayları çoğunlukla bu sebeplerden kaynaklanmaktadır. Filmde yer alan bir takım örnekler çift olarak yaşamanın önemine ve bunun için de uyuma vurgu yapılmaktadır.
İki Uçlu Distopya Anlatımı
Lanthimos’un gözden kaçan şeyleri işlediğini başta söylemiştim değil mi? Distopya denince ilk akla gelen iki eser, 1984 ve Cesur Yeni Dünya türün tek yönlü ve ustaca yazılmış romanlarından. George Orwel’ın dünyasında (1984) uygarlığa dair her şey yok edilmiş, kitaplar imha edilmiş, evlilik kutsanmış, evlilik dışı ilişki lanetlenmiş ve sert cezalar verilmiştir. Aldous Huxley’in dünyasında ise (Cesur Yeni Dünya) cinsel ilişki teşvik edilmiş hatta bu kesinlikle üreme amaçlı değil zevk için yapılmak zorunda kılınmıştır, insanlar doğumla ilgili bilgileri tamamen unutmuş, kurulmuş laboratuvarlar içinde tüpler içinde dünyaya gelmektedir, kitaplar ve uygarlığın bütün bir tarihi ortadadır ama kimse ilgilenmez ve geleneksel olan şeylerden kesin bir kopuş vardır. The Lobster’da başlangıçta çift olmadan yaşamanın suç olduğu bir evrenle karşılaşırız. Her hangi bir şekilde yalnız kalan bireyler kırk beş gün içinde bir eş bulup evlenmezse kendi istediği bir hayvana dönüştürülmektedir. Bu insanlar kırk beş günlük süreçlerini bir otelde, gözetmenler eşliğinde geçirirler. Her şey kontrollüdür ve garip yasaklar vardır. Kadınlar kendi içinde Ve erkekler kendi içinde tek tip kıyafet giyerler. Düzenli olarak dışarıda kaçak olarak yalnız yaşayan insanları avlamaya gönderilirler. Karakterimiz hikayenin ortalarında duvarı aşıp kaçar ve distopik kurgunun diğer ucuna geçiş yaparız. Burada cinsel ilişki, evlilik kesinlikle yasaktır, sadece şehirden ihtiyaçları olan şeyleri temin etmek için kamuflaj olarak çift rolüne bürünülür.
Dönüşüm
Gerçeküstü bir yaklaşımla cezalandırma bir dönüşümle veriliyor. Tanrısallık atfedilen otoriter yapı bütün bu kurgu içinde reenkarnasyona benzer bir ceza yöntemi işleniyor. Belirli kurallar var ve bunlara uyulmazsa, hayatının geri kalanını bir hayvan olarak geçirmek zorundasın. Normal bir süreçte eş bulamadığın için verilen cezada hangi hayvan olacağını seçebilirsin ama kaçaksan ya da sistemi aldatırsan seçim de yapamazsın ve kimsenin istemediği bir hayvana dönüşürsün. Başlarda ana karakterimiz bir ıstakoza (filme adını veren hayvan) dönüşmek istediğini çünkü ıstakozların daha uzun yaşadığını ve çok fazla üreyebildiklerini söyler. Burada da bir nevi Kafkaesk tavır görüyoruz. Kurguda gerçeklikten kaçış olarak da dönüşümü ele alabiliriz.
Fedakarlık
Otelde eşleşebilmek için uyum olması gerekmektedir ve bu huydaşlıktan aynı hastalığa sahip olmaya kadar varmaktadır hatta bir taraf vicdansız kötü bir karakterse duygular işi bozacaktır. Bunun için bir çok çift uyumlu görünmek için yalan söyler, çoğunluğu tek taraflı olarak bunu yapar. Bu bir nevi fedakarlık gibi görünse de asıl fedakarlık bize son sahnede göz kırpar. Bunu da filmde görmeniz dileğiyle…


Yorum bırakın