Eylül 2024’te vizyona giren The Substance, çok sayıda eleştiri okuna hedef olmasının yanında, oldukça beğeni topladı ve ödüller aldı. Özellikle anlatım biçimi bakımından seyircileri farklı sebeplerle kızdırdı ya da kendisine hayran bıraktı. Biz filmi Sinematografi, Psikoloji ve Felsefe ekseninde inceleyeceğiz.

Kısa bir özetle başlayalım. Elizabeth Sparkle adlı bir yıldız (Demi Moore), 50. yaş gününde artık yaşlandığı gerekçesiyle sabah programı yaptığı kanaldan kovulur – ya da emekli edilir… Bu durumu kabullenemez ve bir kaza sonrası ona gizlice verilen usb bellekten kendisinin daha iyi bir versiyonunu yaratabileceğine dair tanıtım videosu izler. Kendisinin yeni bir versiyonunu yaratma fikri aklına yatar ve işlemi yapmaya karar verir. Verilen kitleri kullanarak yeni versiyonu olan Sue’yu yaratır. Ancak 7 günlük döngülerle her iki beden de birer haftalık yaşama hakkına sahiptir ve bu sayede birbirlerini dengeleyerek yaşayabileceklerdir. Sue’nun arzuları ve Elizabeth’in kıskançlığı sonucunda bir çıkmaza sürüklenen döngü, sonunda iki karakterin yıkımına yol açar.

Substance Ne Demek?
Filmin isim seçimi oldukça başarılı. Aslında eleştirilerin büyük çoğunluğunun bu noktayı göz ardı etmesi bana hiç anlamlı gelmedi. Substance kelimesi kendi içinde katmanlı bir anlam ifade ediyor. Madde, cisim, öz gibi anlamlara karşılık gelen substance, film evreninde dönüşümü sağlayan maddeye ve oluşuma verilen isim olarak karşımıza çıksa da aynı zamanda Elizabeth’in ve Sue’nun cisimleştirilerek endüstrinin bir ürünü haline getirilmesine de atıf yapıyor. Bir sahnede yapımcı Harvey karakterinin Sue için “Benim en iyi eserim. Onu bunun için yarattım!” demesi, bir meta olarak sürekli bilboardları süslemesi ve buna benzer bir çok detay, nesneleştirmeye temel oluşturarak filmin adını destekliyor.
Bu ismin bir de gizli öznesi var ki filmi okurken bizim en çok üzerinde duracağımız nokta da bu. Substance, öz anlamına geliyor ve Türkçe’ye Cevher olarak çevrilmesi yerinde bir karar olmuş. Çünkü hikayemizin ana karakteri Elizabeth ve Sue ya da MONSTER ELIZASUE bütün bu evrenin yıkıma uğrayan ve kendini feda eden biricik öznesidir…

The Substance Ve Edebiyat İle İlişkisi
The Substance, Korku Sineması’nın Body Horror alt türüne ait bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Anlatı bakımından çok fazla atası bulunan filmin hikaye bakımından atıf yaptığı ve benzeştiği kitaplar da oldukça önemli. Bilindiği üzere mitolojik anlatılardan bu güne değin dönüşüm/metamorfoz hikayeleri farklı formlarda ve yorumlarla binlerce kez yeniden yaratılmış ve görünen o ki yaratılmaya devam edecektir. Kafka’nın örümceği, Mary Shelly’nin Frankenstein’ı, Oscar Wilde’ın Dorien Gray’in Portresi, Dostoyevski’nin Öteki’si farklı öznel bakış açılarıyla aynı anlatıları sunmuşlardır.
Bir biçimde bütün bu anlatılar, insanlığın ortak kaygılarına ayna tutmaktan başka nedir ki? Yaşam, hali hazırda tutunması çok güç bir zemin oluştururken, kaygılarımız ve yaşamdan çıkardıklarımız herbirimizin kendi içsel çatışmalarıyla şekillenir. Herbirimizi yıkıma götüren arzularımız ve en nihayetinde de hırslarımızdır. Nitekim hırsın peşinden koşmayan var olamaz. Ne karakterler ete kemiğe bürünüp hikayeler olarak karşımıza çıkar ne de onların yaratıcıları bugün dilden dile dolaşan isimleriyle var olur…
Bu konuda Spinoza’nın Cicero’dan da alıntı yaparak Ethica adlı eserinde söylediği şu ifadeler düşünmeye değerdir:
“Hırs, bütün duyguların beslendiği ve güçlendiği bir arzudur. Dolayısıyla bu duygunun üstesinden gelmek öyle kolay değildir. Çünkü insan herhangi bir arzunun esiri olduğu sürece bu duygunun da esiri olmuş demektir. Cicero der ki, “Şan ve şeref özellikle en iyileri ardına takar ve götürür. Filozoflar bile şan ve şerefe önem verilmemesine dair yazdıkları kitapların üzerine imzalarını atarlar.” (Alfa Yayınlarından çıkan Çiğdem Dürüşken çevirisi Ethica 304. sayfadan alınmıştır.)
Substance ve Dorian Gray: Modern Bir Yozlaşma Alegorisi
Hem Substance hem de Dorian Gray’in Portresi, gençlik takıntısı ve güzellik saplantısının insan ruhunda açtığı derin yaralara ayna tutar. Wilde’ın 1890’da yazdığı Dorian Gray, gençliğinin ve güzelliğinin sonsuza dek sürmesini ister; portresi onun yaşlanmasını ve günahlarının izlerini taşırken, kendisi dışsal olarak lekesiz kalır. Oysa içten içe, ruhu çürümeye başlar.
Substance filminde de benzer bir eksen görürüz: eski bir aktris, gençliğini yeniden kazanmak için bir madde kullanır. Bu madde, onu yalnızca fiziksel olarak dönüştürmekle kalmaz; kimlik, benlik ve ahlak kavramlarını da silip süpürür. Wilde’ın portresi gibi, bu madde de başkarakterin görünüşünü kurtarırken aslında onun insanlığını, benliğinin özünü yitirmesine yol açar.
İki eserde de asıl yozlaşma fiziksel değil, ahlaki ve ruhsal yozlaşmadır. Güzel görünmek ya da genç kalmak, başta masum bir arzudur; ama bu arzu, zamanla her şeyi yutan bir takıntıya dönüşür. Wilde’ın Dorian’ı gibi Substance’in başkarakteri de dış görünüş uğruna kendi içindeki karanlığa göz yumar, nihayetinde dönüşü olmayan bir noktaya gelir.
Bir başka ortak tema ise yabancılaşma. Dorian, çevresindeki insanlarla bağ kuramaz hale gelir; sahte bir hayat sürerken yalnızlaşır. Substance’te karakterine bir nevi yabancı beden deneyimi yaşatır; başkarakter kendine dokunamaz, kendini tanıyamaz hale gelir. Her iki eserde de güzellik ve gençlik bir armağan değil, bir lanet olarak belirir.
Son olarak, her iki anlatıda da toplumun güzellik algısı eleştirilir. Toplum, genç ve güzel olanı ödüllendirir; karakterler de bu ödülü almak için kendilerini feda eder. Ancak Wilde’ın ironisi ve Substance’ın modern korkusu şunu gösterir: bu ödül, aslında bir tuzaktır.

The Substance Sinematografisi
Film, reklam prodüksiyonlarının parlak ve renkli görüntü olanaklarını kullanıyor. Close Up çekimlerle bedenin parçalanmışlığını yansıtan yönetmen, kadın vücuduna bakışı tam da ana akım medyanın vurguladığı biçimde vurguluyor ve alışılagelmiş görsel üretimini film ilerledikçe bozup çürümüş uzuvlara dönüştürüyor. Aynı çekim tekniklerini tüketim çılgınlığını ve açgözlülüğü vurgulamak için de son noktasına kadar kullanıyor ve bugün sıkça karşımıza çıkan mutfak paylaşımlarının pornografiye varan yoğunluğunu gözümüze sokuyor. Özellikle Harvey’nin karides yerken göründüğü sahnede çocuklarını yiyen Kronos gibi izlediğimiz o yakın çekimler iştah kaçıracak cinsten…
The Substance, sinematografinin bütün olanaklarından büyük bir açgözlülükle yararlanıyor ve bu haliyle filmin açgözlülük temasını da tamamlıyor dersek yanlış bir tanımlama yapmış olmayız sanıyorum. Hikaye anlatıcılığı için önemli bir figür olan kendi kuyruğunu yiyen yılan figürü ile örtüşen yapısıyla film, Elizabeth karakterinin adının Hollywood kaldırımlarına döşendiği yıldızın tepeden görüntüsüyle açılıp yine kapanışını da aynı kare ile yapıyor. Zamanın acımasızca bu yıldız figürlü mermeri çatlatması ve yıpratması, filmin özünde neye vurgu yaptığının altını çiziyor. Nitekim Elizabeth’in parçalanmış yüzü bu yıldızın üzerinde bir çöp yığını gibi solup gidiyor. Ve zamanın tozu gibi temizlikçiler tarafından silinip yok oluyor…
Body Horror temasını desteklemek için de yönetmen kendinden önceki usta yönetmenlere öykünüyor hatta sahnelerinden karelere yer vererek selam duruyor. Bu yönetmenlerin başında Kubrick geliyor. Özellikle mekan tasarımlarında yer verdiği bu kullanımlar uzun turuncu koridorlar, banyo ve mutfak dizaynları, ve çekim tekniklerine yansıyor. Hitchcock’un korku sinemasına kattığı en önemli unsurlardan biri şüphesiz gözlerdir. Yakın çekimlerde ve sahne geçişlerindeki sembolik anlatımlarda gözün kullanımı yoğun bir şekilde yansıtılmış. Elizabeth’in Sue’yu -tabiri caizse- sırtından doğurması sırasında yere kapaklanması Hitchcock’un Psycho’sunda Marion’ın duşta öldürüldüğünde yere kapaklanmasıyla aynı biçimde canlandırılmış ve hepimizde hayranlık oluşturmuştur.
Film Body Horror tarihinde ve bilim kurgu geçmişinde birçok yönetmen ve filme daha aynı şekilde sayısız referans gösteriyor. Yönetmenin en çok eleştirildiği noktalardan biri de bu aşırı gönderme kullanımı. Zaten sinema camiasında bu kadar fazla gönderme yapmak, özgünlükten uzaklaşıldığı gerekçesiyle hoş karşılanmıyor. Ama bence tutarlılığı ve film evrenini olumsuz yönde etkilemiyorsa bunun hiçbir sakıncası yoktur.
İki buçuk saatlik süresiyle içeriğin rahatsız ediciliği birleşince filmin izlenmesini zorlaştırdığı, kimi insanların salonu terk etmesine sebep olduğu biliniyor. Ama yine de hikayeye olan odağı hiç kaybettirmediği söylenebilir. Eleştirilerin çoğunluğu filmin son 45 dakikasında daha heyecanlı ve eğlenceli olduğu yönünde. Bu da nihayet Elizabeth ve Sue ikilisinin karşı karşıya gelmesiyle gerçekleşiyor. Özellikle bu son 45 dakika bana nedense Ingmar Bergman’ın Persona’sını çağrıştırdı.

İnsan ve Hayvan; Aradaki Sınırın Çözülmesi
Substance’te giderek bedensel çürüme ve deformasyonların yanında bedenin çürümesine ve dağılmasına karşı gelişen korku, Sue’nun dans ederken kalçasında gördüğümüz deformasyon ve ardından Sue’nun bedeninden bir tavuk budu çıkarması Reha Erdem’in Korkuyorum Anne filmindeki bir diyalogu hatırlattı bana. Bir sahnede insanın et, kemik, yağ ve sinirden ibaret olduğunu söyleyen bir kasap vardır.
Substance’ta bedenin deformasyonu sadece biyolojik bir süreç değildir; Sue’nun kalçasındaki deformasyon ya da tavuk budu sahnesi, bedenin et ve kemik haline indirgenmesini acımasızca yüzümüze vurur. Yani:
İnsan, sandığı “kimlik”ten sıyrıldığında geriye sadece et, kemik, yağ, sinir kalır.
Bu, Reha Erdem’in Korkuyorum Anne filmindeki kasabın felsefi diyaloğuyla müthiş bir paralellik taşır. Orada insanın saf biyolojik malzemeden ibaret olduğu söylenir — bu, ruhsal ya da kimliksel tüm yüceliklerin altını oyar, seni hayvana, maddeye, ham malzemeyeindirger. Substance, tam da bu indirgenmişlikle yüzleşmeyi anlatır: güzelliği, gençliği koruma çabası, aslında et yığını olmaktan duyulan korkunun yarattığı bir paniktir.
Buradan insan-hayvan meselesine geliyoruz.
Sue’nun vücudundan bir tavuk budu çekip çıkarması, biyolojik dönüşümün grotesk ve rahatsız edici bir metaforu.
- Bir tavuk budu: çiftlik hayvanı, mezbahada işlenen bir parça et.
- Sue’nun bedeni: gençlik, cazibe, kimlik iddiası.
Film bu sahnede ikisini birleştirip çarpıştırıyor: gençlik takıntısı aslında seni hayvan olmanın kaçınılmaz biyolojik döngüsüne daha fazla kilitler. Substance, insan ve hayvan arasındaki o narin ayrım çizgisini silmeye başlıyor — sen de bir canlısın, etsin, kemiksin, parçalanabilir bir organizmasın.
Zaten Harvey’nin Elizabeth’i kovduğunu söylerken yediği karidesler, bir noktada Elizabeth ve Sue gibi kadınların alegorik bir yansıması olarak bu mesajın altını çiziyor. Neredeyse besin zincirinin tanımlarını genişletip, seyirciyi aç kurtlar konumuna yerleştirirken, obje olarak medya sektörünün kadınları, av konumunda yerini alıyor. Yine Harvey’nin Elizabeth’e emeklilik hediyesi olarak bir yemek kitabı vermesinin sebebi, onun da artık seyirciler (avcılar) arasına yerleşip besin zincirinin tüketici tarafında konumlanmasını salık veriyor.
Ancak Elizabeth için bu şaşaalı hayatın bitişi, arzu nesnesi olarak konumlandırıldığı o muhteşem personanın çöküşü demektir. Bir köşede yaşlanmak fikri, bugüne kadarki fedakarlıklarına da ters düşer. Vücudunun diri kalması ve ilgi odağı olması, dilediğince yemesini hep engellemiş, rutinlerini ve varoluşunu bu şekilde oluşturmuştur. Geçmişine dair bir ipucu yoktur belki ama çocuk sahibi olmayışı dahi bu nedene bağlanabilir. Bu kadar fedakarlıktan sonra kendi gerçekliğini aniden görmesi bundan kaçmasına neden olur. Elizabeth, insanın kendi gerçekliğinden (ölümlü, biyolojik, etsel varlık olma halinden) kaçtıkça daha fazla bataklığa battığını çok acı bir şekilde görecektir.
- Kaçtığın şey: yaşlanma, ölüm, çözülme, çürüme.
- Sığındığın şey: gençlik, güzellik, teknik kurtuluş.
- Sonuç: daha fazla yabancılaşma, daha derin bir kimlik erimesi.
Bu, Deleuze’ün “oluş” kavramına da bağlanabilir: her şey bir süreçtir, hiçbir şey sabit kalamaz. Substance dünyası ise oluşu, süreci, değişimi durdurmaya çalışır — ve bu çaba, kaçınılmaz olarak trajik bir çöküş doğurur…
Substance ve Nietzsche’nin Üç Başkalaşımı
Nietzsche, ruhun üç aşamalı dönüşümünden söz eder:
- Deve – Yük taşıyan, itaatkar, kendisine dayatılan değerleri kabullenen ruh.
- Aslan – “Hayır” diyerek özgürleşen, eski değerleri yıkan başkaldırıcı ruh.
- Çocuk – Yaratıcı, oyun oynayan, yeni değerleri kuran, “evet” diyen ruh.
Bu dönüşümler, bireyin içsel evrimidir. Şimdi bunu Substance’te nasıl gördüğümüze bakalım:
1. Elizabeth (Yaşlı versiyon) → Deve
- Elizabeth, sistemin yükünü taşıyan, teknolojik gençlik döngüsünü kabullenmiş biridir.
- Kendisine çizilen sınırları (7 günlük dönüşüm, bedenin yaşlanması) sorgulamaz.
- Bu haliyle o, “itaatkâr ruh”tur: Yalnız, boyun eğmiş ve içsel olarak ölüdür.
Nietzsche’nin devesi gibi, taşıdığı yük onun ruhunu tüketmiştir.
2. Sue (Genç versiyon) → Aslan
- Sue, sistemi ilk defa sarsan figürdür: dönüşümünü erteleyerek kurala “hayır” der.
- Cinsel hazzı seçmesi, sadece haz değil, karar alma, irade gösterme eylemidir.
- Ancak bu “başkaldırı”, bireyselleşmenin değil, narsistik bir çöküşün başlangıcıdır.
Nietzsche’nin aslanı gibi, Sue eski değerlere başkaldırır ama yerine henüz yenisini koyamaz.
3. (Ol(a)mayan) Çocuk → Eksik Başkalaşım
- Filmde “çocuk” aşaması hiç gelmez. Yeni bir değer, oyun ya da anlam doğmaz.
- Döngü, çürüme ve deformasyonla kapanır. Sue/Elizabeth birleşimi, yeni bir yaratıcı oluş değil, yıkıcı bir kapanmadır.
- Sistem bir doğum yapamaz çünkü insan kendi gölgesini (ölüm, çürüme) bastırarak ilerlemeye çalışmaktadır.
Nietzsche’nin “oyun oynayan çocuk” figürü, Substance dünyasında imkânsız hale gelmiştir. Birey yeni anlamlar yaratacak ruha ulaşamaz.
Nietzsche’nin dönüşüm modeli, bireyin içsel evrimiyle anlam kazanır. Substance, bu sürecin yarıda kalmış, sapmış ve kısırlaşmış bir versiyonunu sunar. Beden sürekli dönüştürülse de ruh sabitlenmiş, çürüme bastırılmıştır. Gerçek anlamda bir yaratıcı evre doğmaz. Bu da filmin varoluşsal eleştirisinin tam kalbidir:
Teknoloji, doğayı ve zamanı alt edebilir ama insanı bireyliğe götüren yolculuk — deve, aslan, çocuk — hâlâ ruhsal bir serüvendir ve yüzleşme ister.
Denge Unsuru ve Jungcu Perspektif
Carl Gustav Jung’un düşüncesinde birey, ruhsal gelişimini ancak karanlık yönlerini (gölge arketipi) kabul edip bütünleştirdiğinde tamamlar. Substance’te, Sue’nun (ve yaşlı versiyonu Elizabeth’in) gençlik döngüsüne saplanması, aslında gölgeyi inkâr etmebiçimidir:
- Yaşlılık, ölüm, çürüme → bastırılmış, görmezden gelinen gölge unsurlarıdır.
- Döngü kırıldığında veya sapma başladığında (örneğin Sue cinsel haz için dönüşümü erteler), gölge kendini hatırlatır: çürüme, deformasyon, bozulma.
Jung’a göre denge, ancak zıt kutupların uyumuyla sağlanır:
Birey gençlikte ısrar ederken yaşlılığı reddediyorsa, dengesizdir; çünkü yaşam ve ölüm, gençlik ve yaşlılık, beden ve ruh bir bütünün iki parçasıdır.

Nedir Sonuç?
Film, anlatısı bakımından da en başta yine belirttiğim gibi büyük bir açgözlülük barındırıyor. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Genel olarak literatüre ilk eserlerini veren insanlar aklında ne varsa anlatmak istiyor ve ortaya çok fazla sembol ve farklı bakış açıları çıkıyor denebilir kolaya kaçmak için. Ancak bu kadar büyük bir prodüksiyon yapıp insanları bu prodüksiyonun içinde olmaya ve bu hayale para yatırmaya ikna ediyorsanız bu büyük emek neticesinde de seyir zevki yüksek ve algılanabilir mesajlar aktarıyorsanız, bu takdir edilmeye değer…
Nitekim Substance, bugün açgözlülükle yaşadığımız ama aynı zamanda da bütün insanlık tarihine nazaran çok daha fazla kaygıyla başa çıkmaya çalıştığımız, üstelik postpandemik bir sürecin ekonomik, sosyal ve politik artçılarıyla hala debelenen bireyler olarak sistemi ayakta tutmak için nasıl hem av hem de avcı olarak çarkı döndürmeyi başardığımız bir dönemde, bize bir durup düşünme çağrısı yapan elle tutulur bir eser diyebilirim…
Filmin yönetmeni ve senaristi Coralie Fargeat, Substance’i feminist bir bakış açısıyla ve temel mesaj olarak kadın bedeni üzerinden kurulan sistemlerin nasıl işlediğine vurgu yapmak istemiştir. Yazıda feminist bakış açısına ve yönetmenin bu çerçevede yaptığı göndermelere -mesela Harvey karakterinin yıllarca kadınları istismar eden Harvey Weinstein’i yansıttığı biliniyor- yer vermedim, çünkü bu konuları çok daha iyi irdeleyen insanlar var. Nitekim kadınlara dair bir konuda kadınların kaleminden yazılanları okumak, onların yapımlarından izlemek daha anlamlı geliyor. Ben biraz daha genel bir bakış açısı yansıtmak istedim.

Yorum bırakın